Öncelikle Hafriyat’la ilgili bir soru yöneltmek istiyorum. Nasıl oluştu Hafriyat ve bugün geldiği noktadan bakıldığında bu oluşum ne yaptı/ yapıyor?
Hafriyat on yıldır beraber sergiler açan bir grup sanatçının oluşturduğu ortak bir zemin ve düşünce alanıdır. Yapılmış olan işlerin sergilenmesi gibi samimi bir ihtiyaçtan doğmuştur. Sanat camiasındaki galerici, sanatçı, koleksiyoncu ve izleyici ortamının katı, steril, tutucu, ticari ve akademik anlayışların oluşturduğu kapalı çeperden sıyrılma çabasıdır. Gündelik yaşamda her gün görmekten önemsizleştiği için, ya da hakikaten ötekileştirildiği için kenara atılmış olana baktık ve onunla empati kurduk. Bunu da sokağa ve alt kültüre bakmak olarak tarif ettik. Kente bakış ya da kentli olmak tanımı ve imgenin çevreselliği kavramlarını geliştirdik, bilim adamı olmasak da başından beri Hafriyat’ın sosyolojik bir gözü olduğunu söyleyebilirim.
Hem sanat ortamındaki kimlik meseleleri -üslupçuluk olarak tanımlayabiliriz sanırım-, hem de ortak bir alanda paylaşageldiğimiz kültürün, ekonomik tarafını da göz ardı etmeden, vazgeçilmez bir sabit fikre dönüşen “yeni” olma halinde, iktidara özgü bir baskıcılık sezdik. Başarıyı yarışma ile tescil eden zihniyet, sanatın hammaddesi bireyi farklı, değişik ve yeni olma girdabında eziyor aslında. Bir sözün söylenmesi gerekiyorsa söylenir bence; onu ilk kimin söylediğinin, sözün edilmesinden daha öncelikli olmaması gerekir. Buluşçuluğun yerine, keşfi önermemiz, bakışı çevirdiğimiz zamanı ve mekanı da tarif ediyor. Şimdiki ana bakmak, yaşları binlerle söylenen kentlerde, İstanbul’da, üst üste yığılmış bina ve beton katmanlarının altına saklanmış geçmişi de görmek demektir. Bugün geçmiş zamanın üzerine inşa edilmiş yamuk mimarimiz, bunu inşa eden zihniyetin de okunabildiği göstergedir. Geleneği ile sürekliliğini, kısmen yitirmiş bir Modernist projenin de göstergesidir. Altyapısız asfaltın, her seçim döneminde tekrar tekrar dökülmesi politik zihniyetimizin neden göstergesi olmasın? Bitmeyen bir kazı ve inşa ve hafriyat faaliyeti hayatlarımızın gerçekliğidir ve yeni olan, artık biliyoruz ki, her zaman iyi değildir. Evrenselliğe teğet, kendi kimlik problemlerine de odaklanmış bir yerellik önerisinin olabilirliliği üzerine çalışıyoruz.
Alışılmış sanatçı özgünlüğünün tek başına mağrur duruşu yerine, Hafriyat’ta yan yana gelmekten çekinmedik. Bu beraberlik uzun solukta, sırf bir arada olabilmenin doğurduğu politik bir zeminini de oluşturdu. Biraz da 80’li yılların ağırlığını üzerimizden atarak, Hafriyat adı altındaki sanatçılar kendi egolarını kıra kıra kendi isimlerinin üstünde bir ismin varlığını kabullendiler. İktidar özürlü kişiliklerimiz birbirimizle nefes aldı. Hafriyat kimsenin diğeri üzerine iktidar kurmadığı, sözlerin açık açık söylendiği ve tartışıldığı bir ortam oldu ve kenarda köşede kalmış sözlerini içine atmış, işlerini atölyelerin köşesinde üst üste yığılmış öbekler olmaktan çıkarıp, Hafriyat içinde sergilenebildiği, sansürün olmadığı, sözün niteliğinin öncelikli tema olarak konuşulduğu atmosferi sınırlı olanakları ile oluşturdu diyebilirim. Mütevazılığı tercih eden, amatör oluşundan çekinmeyen, kendi desteği gene kendi olan bir gruptur Hafriyat.
Bugüne kadar, 96 yılından bu yana özellikte İstanbul’da sergiler açtık. Ankara’da ODTÜ’de Sanart’ın bir sempozyumuna katıldık, Eskişehir’de, Göreme’de sergilerimiz oldu. Münih’te “Yalan Dünya” sergisi açtık, İstanbul Bienalinde “İmalat Hatası” yaptık. En son Diyarbakır’da “Lokal Cennet, Çağdaş Nakliyat” sergimiz oldu. İstanbul Defterdarları adı altında 69 defter tutan arkadaşın işleri kitaplaştırdık. Hafriyat Yayınları olarak ikinci kitap, Birgün Gazetesinde yaptığımız gündelik çizimler, “Hafriyat Ameleri” adıyla Kanat Kitap’tan çıktı.
Şu sıralar Hafriyat Karaköy isminde bir sergi salonu açıyoruz. 1 Mayıs’ta ilk sergimiz olacak. Burayı kar amacı gütmeyen, çeşitli sanatlara açık bir etkinlik alanı olarak düşünüyoruz.
Hafriyat’ta, yaptığınız işlerden bağımsız olarak, iş yapma biçiminizin de kentli olduğunu söylüyorsunuz. Bu pratikte nasıl gerçekleşiyor.
Kentli olmaya, kente bakmaya Hafriyat’ın bir özelliği olarak değinmiştim yukarıda. İnsan-Doğa ilişkisi, sanatta karşılığını bulduğumuz, sanat-doğa-kültür tartışmalarından hiç de uzak değildir. Bugün beton yığını bir ormanda yaşıyoruz, doğal hayatı da belgesellerden izliyoruz. Var olana bakmak tutkusundan, aslında kente baktığımızı keşfettik: Coğrafi bir alan, gelenekle beraber tarihi geçmiş, Cumhuriyetin Modernist projesi ve günümüzün vurdumduymaz çıkarcılığı. Kenti resmetmek, konu olarak kent görüntülerini kullanmak olduğu kadar, kent içi zamanın tükeniş hızının da resimde imgeleştirilmesi ile ilgilidir ve resmetme biçimine taşınır. Tamamlanmamışlık, netleşmeme, kirlilik gibi ya da fırça vuruşunun dağınıklığı ile tarif edilebilir, göstergeleştirilir. Bu da kentin içinden bakmak gibi bir his taşır. Tek bir ideaya indirgenebilecek işler yerine “çok odaklılığı” önerdik. Diğer taraftan Kent salt bir Coğrafya da değildir, bir ortamdır; içine iletişim teknolojilerini, medyayı ve egemen ideolojiyi de alan bir sanallıktır. Yeni mimaride sezebiliriz bunu. Şehri aylak bir gezgin edası ile dolandığınızda kartpostal güzellikleri değil de, yeninin çevresi ile ilişkisinin ne kadar trajik olduğunu görürsünüz. Kent içinde, iş için, oradan oraya koşarken -ki aceleci bakışsızlık-, bir üçüncü sayfa haberine yabancılaşmaktan hiç de farklı değildir. Daha büyük tabelalar, daha çok görünmemekte, yanındaki bir başka büyük tabela tarafından kapatılmaktadır. Seyredilmeyi değil de, seyretmeyi tercih etmek gerekiyor.
Disiplinlerarasılık’ı nasıl tanımlıyorsunuz. Örneğin bu çalışma tarzı bir disipline sahip olmayı engelliyor mu ya da bunlar tezat şeyler mi?
Hafriyat’a önce ressamlar olarak başladık, daha sonra heykeltıraş arkadaşlarımız Erim Bayrı ve Eyüp Öz katıldı. Charlie gibi bir alaylı aktivist ve enstalasyoncu katıldı. Extramücadele bizim tasarımlarımızı yapar ve onun sayesinde sergi kataloglarımızı sıradan ürün katalogları olmaktan çıkararak, dergi tadında tasarladık. Çizim, çizgi, karikatür tuvalden aşağı göründüğü için bize hep cazip geldi. Pazarlanabilirliği olmayan nesneler sergilemek istedik. Galeri olmayan eski bir Asmalı Mescit evinde böyle disiplinlerarası bir sergi açtık: “Hain Geceler”. Akademili olduğu halde sokaklara grafiti yapan arkadaşımız katıldı. Hafriyat tek tek işlerde yaptığımız, mesela bir gazete fotoğrafını, karikatür biçimleri ve soyut bir boya dili harmanlamak, katmanlaştırmak nasıl bir “çok odaklılık” göstergesi oluşturuyorsa, sergi düzenlemesinde de benzer bir çoğulculuk önerisi oluşturuldu. Hafriyat’ın çoğulcu düşüncesinin temelinde bu disiplinlerarasılık fikri yatmaktadır. Fotoğraf gerek kendi çektiğimiz olsun, gerekse gazetelerden kese kese arşivlediğimiz şekli ile olsun bir kaynak malzeme, hem de Neriman Polat’ın ve Manuel Çıtak’ın işleri gibi direk sergilenen nesnedir. Nalan Yırtmaç ve Tan Cemal’in ev yapımı videoları teknolojiye hangi mesafeden baktığımızı gösterir. Pahalı teknoloji ve sponsor markalar işleri çoğu kez ezmektedir. İrfan Önürmen’in tülleri, Caner Karavit’in suntaları, Mustafa Pancar’ın flomasterleri, Akagündüz’ün desenleri. Bence her sözün kendine has malzemesi vardır ya da her malzeme işten ayrı bir şeyin de göstergesidir. Bunun dışında bir malzemenin diğerinden önemsenmesi, kişisel tercihin dışında, bir işin daha önemli olduğu anlamına gelmemelidir. Boyacı ressamların kötülediği diğer malzemeler ya da tuvalin artık bittiği gibi söylenceler, kişilikler üzerine faşizan baskılardır. Herkesin kendini ifade etme hakkı vardır ve uygun medyumu seçer tabiî ki, ve insan ergonomisi değişmemiştir; romantik kimlik problemleri hala insanlık sorunudur, öyleyse resmetme eylemi de bitemez.
Kent sizin resimleriniz için en önemli çıkış noktası. Nasıl ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Yurt Gezileri’nde ressamlar kır manzaralarını, köy yaşantısını anlatıyorlarsa, sizin resimlerinizde de benzer bir şekilde yurda bakma söz konusu. Bugün görünenle o gün görünen arasında ne gibi zıtlıklar ve koşutluklar var?
Bu soruyu çok sevdim, çünkü yıllarca yapmayı planlayıp da yapamadığımız bir öneri idi. Acaba Yurtiçi Gezilerinde yapılmış olan resimlerin aynı noktalarına gitsek, aynı yerlerden resimler yapsak neler çıkacak sorusu, Hafriyat’ın bakışına da temel teşkil etti. Kente bakış ölçeğinin Modernizme evirildiği kırılma noktasıdır diyebilirim.
Modern olan gündeliktir. Pop art bu gündeliği ikonlaştırarak ele alıyordu ve modernizmin yenilik övgüsünün örtük bir eleştirisini yapıyordu. Sizin çalışmalarınızda böyle bir eleştiri var mı?
Yeniye dair sözler ettik, kente dair de. Kenti “Kültür Endüstrisi” tanımından ayırmıyorum, madem ki maaşlar elektronik rakamlar olarak banka hesaplarına yatıyor, bizler de bu sanayinin içinde yaşıyoruz demektir. Burada popüler kültüre düşmanlığın bir şeye cevap bulması beklenemez artık. Küresel Dünya düzeni, toplumların tüketiciliği üzerine kuruludur. Tüketimciliğe ve aşırı üretime cephe açılırsa, savaşların da cebimizde olduğunu görebiliriz. Yenicilik bu tüketim coşkusu ile iç içedir. İktidar arzuları yönlendirmektedir. Tüketimin de bir estetik biçim olduğu tartışılıyor Batıda. Pop Art’ın içinde de tüketime karşı farklı yaklaşımlar vardı: Biri raflarda sergilenen ürünlerin ticari şıklığı ve albenisi üzerine kurulu idi, diğeri, zaten tüketilmiş olan veya hatalı olan, mükemmel olmayan üzerine idi. Warhol ile Beuys’un ayrımını buradan çıkarabiliriz. Türkiye fason üretim cenneti olduğu için sahte marka trajedilerine her gün tanık oluyoruz. Keşif önerisi, Hafriyat’ın tüketim ve pop karşısındaki duruşunu da tarif eder. Sokaklar, eşyaların başka bir fonksiyon verilerek yeniden kullanıldığı tasarımlarla doludur. Bisiklet pedalına gazoz kapağından bilye yapardık. Antonio Cosentino peynir tenekelerinden işler yapıyor. Kullandığım gazete fotoları yeni imaj yapmamak için tercih edildiler, onları yeniden üretmiş oldum. Buzdolabı da böyle bir iştir.
Resimlerinizde gündelik tam anlamıyla gündelik olarak karşımıza çıkıyor. Modernizmin sözünü ettiği geçicilik, sürekli yenilenme, hız… Peki bu gündeliğin içinden sanat adına kalıcı olabilen bir şeyler var mı? Sanatçı da, yine pop art’taki gibi, geçici bir parıldama mı? Öyle değilse, günümüzde evrensel ya da klasik olabilecek izler bulmak olanaklı mı?
Açıkçası ben gelecekte neyin değer olacağını bilmek istemiyorum. Bence geleceğin insanı kendi değer sistemini bundan farklı kurabilirse çok memnun olurum.
Ortaçağ sonunda Brugel’in gösterdiği istiflemeye yakın bir figür kullanımınız var. Brugel bu resimleriyle bir yandan çağının panaromasını çıkarırken bir yandan da etik bir ilkenin peşinden gittiğini söylüyordu. Günümüzde sanatın böyle etik bir ilkesi var mı? Sanatçı hala estetik ile etiğin etki alanında mı?
Elbette var. Vicdan var. Hırant Dink’e üzülmek var. Empati diye bir şey var. Beceri ve ele geçmiş fırsatlardan gelen sorumluluk var. Bazı şeyler kaçınılmazdır. Hala üzülüyorum sevdiğimden ayrıldığıma. Birileri bunun dışında kalmak ister, tasvir edeceği bir düş dünyası vardır ya da bir gelecek tarif eder, bunlara söylenecek bir şey yoktur, takdir etmekten başka. Star sistemi sanatçıya onun ihtiyacı olandan farklı bir “hale” veriyor, buna gerek yok. Marka sanatçı, seyredilen kişidir; ben seyretmeyi tercih ediyorum. Her gün görünen bir kareyi tekrar resmettiğimde, resme bakana biraz da bakmayı tarif ediyorum. Detaylarda ve değersizde çok şeyler gizlidir. Resmi herkes gene kendine göre okuyor, bekli de kendini okuyordur?
Kalabalık kompozisyonları seviyorum, bir taraftan mekanı boyuyorum, eşyaları ve figürleri de birbirinden farklı yöntemlerle resmetme fırsatım oluyor. Çok odaklı bir ikonografi uygulamamı sağlıyor. Küçük figürler minyatürümsü bir yığın ve yerleşme olanağı sağlıyor, özellikle yukardan bakış uyguladığımda. Kalabalık zaten ortalık; herkes, her yer, her şey üst üste.
Hakan Gürsoytrak
Tasarım Merkezi Dergisi 04 Mayıs 2007 Barış Acar ile yapılan röportajın tam metnidir.