Dünyaya ‘Kıllanan’ 20 Tuval

50. Venedik Bienali’ne katılan ressam Hakan Gürsoytrak, küratör Francesco Bonami’nin ‘El Altından’ temalı sergisinde. Sanatçıya göre ‘Üçüncü Dünya’ sanatı, bienale ‘hatalı imalat’ gibi sızmış vaziyette
EVRİM ALTUĞ

İSTANBUL – Üst üste çeşitli eleştirilere hedef olan 50. Uluslararası Venedik Bienali’nin ‘Şef Küratör’ü Francesco Bonami, beraberindeki 10 uluslararası küratörle birlikte Venedik’i fethetti.
Ancak ‘Şef’ Bonami, ‘El Altından’ (Clandestine) temasını taşıyan bir sergi de düzenlemekten geri kalmadı.
İsrail’den Polonya ve Japonya’ya uzanan 25 uluslararası sanatçıyı Kasım ayına kadar buluşturan bu sergide, yaşamı ve çalışmalarını Eskişehir’de sürdüren ressam ve Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Hakan Gürsoytrak da yer aldı.

Sosyo politik iklimin sergisi
Resim, heykel, yerleştirme, film, fotoğraf ve video sanatının harmanlandığı ‘Clandestine’ sergisi, Gürsoytrak’ın, her biri gazetelerin ‘üçüncü sayfa’sından taşmışa benzeyen sıcaklığıyla dikkat çeken dışavurumcu 20 figüratif yapıtıyla zenginleşiyor. Bonami’nin ‘halihazırdaki sosyo politik iklimi yansıttığını’ düşündüğü için Venedik’e davet ettiği sanatçı, yapıtlarında ‘BM Denetçileri’nden Türkiye’deki ‘İlk Yardım’ vakalarına, ‘Jaws’ adını verdiği ABD uçak gemilerinden emniyet birimlerinin yürüttüğü ‘tahkikat’a ve hatta ünlü çizgi karakter ‘kıllanan adam’a kadar geniş bir sosyal yelpazeyi tüm hararetiyle izleyicinin yüzüne doğru sallıyor.

Sergilediğiniz yapıtları Venedik Bienali için özel olarak mı ürettiniz?
Evet. Francesco Bonami bana bir elektronik posta gönderdi ve 20 adet yeni çalışmamı Venedik’e gönderdim. Üç gün boyunca da Venedik’te bulundum.

İşlerinizi dünyadaki diğer çalışmaların yanında görmek ve sergilemek size neler kattı?
Öncelikle burada medyanın Türk sanatçılarına ilgisizliğini vurgulamak istiyorum. Galiba Bienal epey eleştiri aldı. Yazılar çıktı. Bir kısım yayın ise orada neler olduğuna hiç yer vermedi. Bienalin kötülenmesi gibi bir tavır var sanırım. Herneyse, ben oraya yeni işler yaptım. Küçük tuvallerden bir kurgu oluşturdum. ‘El Altından’ sergisindeki işleri düşününce kafamda birşey oluştu. ‘El Altından’, zaten benim yaptığım işlerin çerçevesine sığan bir kavram gibi geldi.

Bienali bir sanatçı gözüyle nasıl değerlendirirsiniz?
Bienal, sanki üçüncü dünyaya dair olan çalışmaları bir yere ayırmış gibi geldi. Öte yandan ‘tamamlanmamış ütopya’ meselesi de çeşitli işlerle kendini gösteriyordu. Bu da beni çok etkiledi. Diğer taraftan, bir sürü insanın nereden geldiğinin, ne yaptığının bu kadar farkında olması da düşündürücü. Bunlara yüksek sanatın içine girmiş tohum kırıkları, ‘hatalı imalat’ gibi bakmak mümkün. Herhalde Bienalin eleştirisi de biraz bunun üzerine yoğunlaşıyor. Bu arada ülke sergilerini de, Bienal konseptinin dışında düşünmek gerekiyor.

Bonami’nin şöyle bir tabiri var ‘El Altından’ sergisine dair: “Hali hazırdaki politik iklimi yansıtan işler”
Evet aslında o ilginç. Benim yer aldığım kısma baktığımda hakikaten böyle bir duygu vardı. Hong Kong’tan sanatçılar özellikle beni etkiledi. Harika yerler kurmuşlar. Bence yerleştirmelerin, tuvallerin biraradalığı çok güzeldi. Zaten adamların da nereden geldiklerini biliyor olmaları karşısında diyorsunuz ki ‘lan böyle adamlar vardı, bak ‘el altından’ üretiyorlar. Bunlar toparlanınca kıymetleniyor.’

Tuvalin bienalde kapsadığı alanı nasıl tarif ediyorsunuz?
Tuval yine azınlıkta kaldı. Eserlerin çoğunluğu, hazır objelere müdahale edilerek oluşturulmuştu; yerleştirmeler çoğunluktaydı. Fotoğraf ve video gibi, teknolojik destekli işler vardı. Tabii tuvalin az olması benim işime bile yaradı! (Gülüyor) Ama yine de İstanbul Bienali’nden daha fazla tuval vardı! İstanbul Bienali de bir acaip zaten. Tuval olduğu zaman adam gidiyor bir yere 20 metre tuval koyuyor; öbür tarafa bakıyorsun; hiç birşey yok. Tuval zaten bir yere gitmemişti ki!

Şu sıralarda gerek bizde, gerekse yurt dışında küratörlerin sanatçı, sanatçıların ise küratörle yer değiştirmesi gibi bir durum var. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Bundan çok da hoşlanmıyorum. Benim asıl düşüncem, bir ‘söz söylemek’ üzerine. O söze ulaştıysan, uygun malzemeyi zaten tercih edersin. Aslolan şeyin söz olduğuna inanıyorum. Bazen söz, başka türlü söylenecekken, teknolojiyi öne ittirmek gibi bir durum ortaya çıkıyor. Mevcut görselliğin çözümlemelerinde, teknolojinin kodlamalarıyla birlikte ‘elle yapılan’ın de ne kadarı çözümlenebildi ki, tuvalin üzerinden böylece geçilip gidiliyor?

Kavramsal sanatın çıkışında en önemli öğe tuvalin metalaşmasıydı. Ama bugün herşeyin metalaşabildiğini görüyoruz! Dolayısıyla o da, kendi kendini bir anlamda çürütüyor. Eğer ‘el altından’ yapılan şeyler söz konusuysa, tuval bunu gizliden gizliye sürdürüyor.

Sergilediğiniz işler üzerinden nasıl bir dünya okunabilir?
İlla doğrudan bir Türkiye okumasıyla karşılaşmıyorsun. Bir anlamda, ‘popüler okuma’lar bunlar. Gazete fotoğrafları ve televizyon görüntüleri. Benim resmim, herkesin her an gördüğü, tanık olduğu, izlediği şeyler de aynı zamanda. Yapıtlardan ikisi eski. Bir tanesi ‘Hır’. Bir taraftan yeni işler olsun istedim. Bu resimler ‘alakalar’ üzerine. ‘Alaka’nın İngilizcesi bana aynı duyguyu vermiyor. Polisler, penaltı atan bürokratlar var resimler arasında…

Oradayken nasıl izlenimlerle karşılaştınız?
Bir İsvicre televizyonu ve International Herald Tribune muhabiri benimle 45 dakikalık bir görüşme yaptı ve bu geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Ama yaşadığım en güzel şey şuydu: Adamın biri, resimlerimin yanındayken bana yaklaştı. Resimleri beğendiğini ve bana ait olup olmadığını sordu. Ona ‘evet, resimler benim’ diye yanıt verdim. Sonra, ben ona yapıtlarının nerede sergilendiğini sordum. Şöyle cevapladı: “Benim burada işim yok. Ben burada bahçıvanım.” Bu benim gururumu okşadı. Sonuçta bir İtalyan proleteryasıydı o. Ve resimlerimi beğenmişti.

Radikal Gazetesi, Kültür Sanat Sayfası, 10 Temmuz 2003