Hakan Gürsoytrak Şaka Yapıyor

Oğuz Atay günlüğünde babasının kendisine kızdığı zamanlarda “senin aynada gördüğünü ben dıvarda görürüm” dediğini yazar. ‘Dıvar’ sözcüğüne ise annesi ile birlikte gülerlermiş. ‘Babama mektup için’ başlıklı 24 Ocak 1974 tarihli metinde Oğuz Atay, babasına duyduğu özlem içinde kendi özeleştirisini ve çevresinin eleştirisini yapmakta; tek sözden tek anlam çıkaran gençlere serzenişte bulunmakta.

O günden bu güne çok şey netleşti. Artık herkes zeka ölçütü ve modern olmanın gereği olarak tek sözden tek anlam çıkartıyor. ‘Senin aynada gördüğünü ben duvarda görürüm’ cümlesine de ‘ben daha iyi ve daha çabuk kavrarım’ tek anlamını hemen herkes paylaşır.

Aynada resim görmeye çalışalım.Aynada kahramanları ve korkakları, soyluyu ve soysuzu, ekmeğini taştan çıkaran ile pezevenk ve fahişeyi algıdaki kolaylığından dolayı hemen görebiliriz. Tüm bunları bize daha önce öğretmişlerdi. Kahramanı kahraman, soysuzu soysuz, fahişeyi fahişe olarak biliyoruz. Bu gerçekler asıl olanı anlamaya yeter mi acaba? Bunlarda insani olan ortak-basit yaşantıları ise öğretmediler. Silik ya da kendi çöplüğünde horoz ve daha nice kayıp yüzleri aynada görmek zordur. Görenler ise öğretilenleri duvarda görebilirler.

Sokağa çıktığımızda, kent merkezine indiğimizde neyle karşılaşırız? Bir kentin kaç kahramanı vardır? Yolda karşımıza gelen ya da yanımızdan geçen erdem timsali muhterem kaç insan vardır? Bu insanlar arasında kaç tanesi özel ve genel mekanları başkasından farklı yaşar ve paylaşır? Sokağa çıktığımızda mekanın hissettirdikleri bize özel midir? Sokağa çıktığımızda gözlerimiz kahraman aramaz. Herkes herkes gibidir ve herkesin bildiği kaygılar içindedir. Meyhanede herkes sevdiğini ve sevmediğini, diğerleri gibi sever veya sevmez. Gördüklerimize ortak imgelerle yakıştırmalar yaparız. Artık yüzler birbirine karışır. Aynadaki görüntüleri silikleşir ve giderek görünmez olurlar. Aynada hemen karşımıza çıkan değil de aslında kendimizden olan ve onlarla biçimlendirdiğimiz imgeleri görmek için öğretilmiş kavramlaştırma ve düşünce tarzını bir an için unutup, bütünü algılamak gerekiyor. Öyleyse tipik olanı değil, bütünü imge dünyasına çıkaralım.

Sergide işte bu bütünü göreceksiniz. Kayıp yüzler göreceksiniz. Bildiğiniz ama unuttuğunuz mekan imgelerini göreceksiniz. Saf gerçeği yakalamanın çabasını göreceksiniz. Yaşamın ta kendisini bir ‘an’ için geriye çekilip gördükten sonra yapılan, bir ‘an’ının resmini göreceksiniz. Şakayı göreceksiniz. O an’ın akan zamanı kapsaması isteğini göreceksiniz. Gazete fotoğraflarından yola çıkarak yapılan bu resimlerde ne mekan başkalaşıyor ne de kişiler kutsanıyor. Huzurevinde yaşayanlar, sadece huzurevinde yaşayan sevimli ihtiyarlardır. Kişilerin değil mekanın ve ‘an’ın öne çıktığını görüyoruz. “Bar”, “Açılış”, “Disko”, “Garden Parti” resimlerinde de aynı tutum söz konusu: İçinde yaşadığımız, bildiğimiz ama unuttuğumuz kültür ve imge dünyası bütünü tuvale aktarılmış. Durum böyle olunca kamyon resmiyle, çiçek resmiyle, kartpostal resmiyle kısacası ‘kiç’le şakalaşmalar yapılabilir.

“SSK’da 23 Nisané resmini, diğerlerinden ayırmak gerekiyor: Mekan derinliğinin bozulduğu be resimde, eğlenen çocuklar, veliler ve “Atatürk ve Köylü” tablosu “şamdan” gibi ayrıntılarla, hiyerarşi içinde ama herkes kendi havasında verilmiş. Resimde gerçekleşen olay değil de saf gerçeklik ve bunu  imgesi okunuyor. Öte yandan siyah ay-yıldız ve bayraklarla simgelenen vurgular, önemini bildiğimiz ama yine kanıksadığımız alemi eleştiriyor. Atatürk’ü muhteşem dehasına karşın her şeyin yolunda gitmediğini aktarıyor.

Hakan Gürsoytrak şaka yapıyor.

Abdullah Deveci, 1999