Hakan Gürsoytrak’ın Üçüncü Sayfa Resimleri

İmge ile gerçek arasındaki ilişki ve sınır bazen öylesine silikleşir ki, imgenin gerçeklikle birebir örtüştüğü olur. İlkel toplumların imge üretimi doğayı algılama ve anlama süreci ile paralellikler gösterir. İlkel toplum üyeleri için av hayvanı ile bunun resimdeki imgesi neredeyse özdeştir. Modern çağlarda da imge ile gerçekliğin birbirine geçtiği çok örnekle karşılaşmaktayız. Sevgilisinin fotoğrafını göğsüne bastıran melankolik ya da ülkeye duyduğu öfkeyi o ülkenin bayrağını yakmakla gösteren kişi imgeyi zihninde gerçeklik gibi hissederek yaşatır. Galatasaray ile Fenerbahçe bayrağının üzerinde tepindikçe, kendinden geçmiş duygu coşkunluğu içinde, gerçekten o takımın üzerinde tepindiğini sanmaktadır. Günümüzde kafası karışık ve kendisi ile sorunları olan halkların imge ile gerçekliği birbirine karıştırdıkları söylenebilir mi acaba? Medya reklam, hâkim, siyasa ve ideoloji günlük yaşamı ve insani değerleri bulanıklaştırdıkça imge üretimi de kısırlaşır mı?

Manes Sperber “Akhilleus’un Topuğu” başlığı altında topladığı denemelerin önsözünde bir hoca ile öğrencisini konuşturur. Profesör savaş sonrası yoksulluk ve kan içinde yetişen yeni neslin kabul edile gelmiş tüm erdem ve kutsal değerleri yok etmek için iyi düşünülmemiş çaba içinde olduklarını, bunların yerine kendi erdemlerini yerleştirmeye çalıştıklarını söyler.

“Söyler misiniz bana: Sizce kutsal olan hiçbir şey yok mu?”
Öğrencisinin söylemi alındır,
“var sayın profesör: Gerçek.”
“Ne biliyorsun gerçek hakkında?”
“Hiçbir yalana benzemediğini.”

Yıllarca süren tartışma bir sonuca bağlanamadan biter. Kendini galip hisseden profesör yalanın yerine ikame edilecek bir şeyin olmadığını, öğrencisine eskiden karşı çıktığı değerlerin yerine çok haksızca kendi ilalarını yerleştirdiğini söyler. Öğrencisi ise lerleyen yaşlarında, hiçbir yalana benzemeyecek ideallerini her yanlışta törpülemekle uğraşır durur.

Ya bizim gerçekle olan ilişkimiz. Gerçeği olduğu gibi betimlemek mi? Yoksa gerçek karşısında tavır almak mı? Pavlov’un köpeğini hatırlayalım: Daire şekli gösterildikten sonra ödüllendirilen köpek, iki daire şekli gösterildiğinde cezalandırılmaktadır. Şekillere göre neler olabileceğini öğrenen köpek için sorun yoktur, ta ki, iki daire yavaş, yavaş birbirine yaklaştırılarak elips biçimine dönüştürülünceye kadar. Elips gören köpek önce huysuzlanır, sonra saldırganlaşır ve tüm bilgisini yitirdiğinde de her şeye tepkisiz kalarak içe kapanır. Öğrendiklerini unutur. Artık berraklığın yerini bulanıklık almıştır. Gerçekle ilişkimiz biraz buna benziyor. Hangi tavrın geleceğe ilişkin düş ve hazırlıklarımızın bir anda yitip gitmesine yol açacağını bilememezlik durumu gerçekle ilişki zorlaştırmaktadır. Kan ve intikam imleriyle bezenmiş tedhiş ortamında, gerçeği aramak buna benzemektedir. Vicdanı, vicdansızlıklar gördüğünde harekete geçirmeyi bir zamanlar becerebilen toplum, bulanıklık içinde geleceği hala elinde sanarak vicdanını köreltebilir. Neyse ki bazen vicdanın ölmediğini gösteren umutlu sesler gelebiliyor. Hem de garip paradokslar sunarak. Sanki ‘öteki’leştirilmemiş sivil kuruluşlar dışında, hiç vicdan sahibi sivil kuruluş kalmamış gibi TÜSİAD ölümleri durdurun diyor. Ortam berraklaşmalı. Bunu yüksek idealler için değil, sonu gelmez ya da getirilebilir toplumsal projeler için de değil, sadece basit bir vicdan sorunu ile yapılmalı.

Vicdanı özgürleşmeyen toplumun imgeleri neler olabilir? Dünyanın bildiği ‘Mona Lisa varsa, bizim de ‘Ağlayan Çocuk’umuz var. Toplumun üretebildiği en etkileyici imge doğumundan ölümüne kadar ‘babalar’ karşısında çaresiz bireyi sembolize eden ağlaklık imgesiyse eğer, bir sorun var demektir. Bu durumda, bulanıklık içinde “öteki”leştirilen tarzlar da rağbet görmez. Düşünce zenginliğini kısırlaştıran, imge üretimini kendisi için yönlendiren hakim anlayışlar bulanıklığı sever. Bir bakıma “kendimiz hakkındaki” bilgiyi unuttuk. Bu bulanıklık içinde tökezlemeden bir yol bulabilmek, adım adım basitten karmaşığa giderken, gündelik hayatın, gazetelerin üçüncü sayfalarından kendimize yaklaşmaktır. Böyle bir arayış her şey değildir ama, arayışlardan birisidir. Bu sayfaların çözümlenmesi bize özgü olanın ne olduğunu gösterebilir. Bir ilaç gibi ‘dışavurdumduymazlık’a iyi gelebilir. Bulanıklığı gösterirken vicdanları kendi ile baş başa bırakabilir. Düşünce tarzımızı belirleyenin ve değiştirilmesi gerekenin ne olduğunu gösterebilir. Hakan Gürsoytrak üçüncü sayfa resimleri yapıyor.

Abdullah Deveci, 2001

Bu metin HIR sergi katalog metni olarak yazılmıştır.