Hayali Seyir

Çok bilinen bir sorudur ya, bir filmin,bir romanın, ya da resmin neyi anlattığı? Aslında, şiir için fazla sorulmaz bu soru; sadece, sözcüklere ‘yani’ diyerek bir açıklık getirilmesi beklenir: Şiirde sözcüklerin kendi gizemlerinde saklıdır zaten, anlatılan her ne ise. Peki resim için, anlatılan şeyin, o görünen tuvalle aynı olduğunu mu, söyleyeceğiz; işte, falanca yapılar; şöyle, böyle pembeler, soluk griler, oteller; duran, yürüyen, koşuşturan karıncamsı insanlar, falan… Tasvirin, tasvirini yapmak…

Bir şeye işaret edildiğin de; her ne kadar ayıpta olsa, parmak ucuyla gösterildiğin  de, kedilerin yaptığı gibi, parmak ucunu izlemekle kalmamalı. Bakışları, parmak izi tuvalden, derinlere çevirmeli: Belki, o bulutlarda, dünyanın bakılacak küçücük parçacıklarında, hayatın kendinde, hayallerde vuku bulan başka bir şeyler daha saklıdır.

İmgenin sanata dönüşü görkemli olmuştur, Dünya sathında. Bir duvarın yıkılışına şahitlik ettik “imgeler” sayesinde. Duvarla birlikte, buralara ne zaman ve nasıl uğradığı tartışmalı olan bir modernizm de çöktü sanki.   Post bir   modernizmin geldiği iddia edildi. Artık eurovizyon  bizim,    cola Türk’ümüz de var. Yeni global düzende söyleyecek sözümüzde! Teknolojiye, çağın gereklerine ve AB standartlarına uyum dahi sağlamaktayız! Ancak, sanata ve sosyal yaşama imge, teknoloji gereği “imaj” olarak geri döndü. Her görüntüyü, her imgeyi kaydederek ve yeniden kopyalayarak, çoğaltabilen teknoloji söz konusu bugün ve bizler, bir duvarı yansıtan ayna berraklığında izlemekteyiz teknolojiyi; sanatın ve tabi ki yaşamın yeni görkem malzemesi olarak.Foto grafik sahicilik, gerçekliğin yitirilişinin sanal abidesi, pırıl-pırıl bir cila ile, ayna katılığında karşımızda. Lakin, gerçekliğe karşılık gelmeyen böylesi sahicilik, bir çeşit  eksiklik duygusu da bırakmakta.Tıpkı, kurguculuğun natüralizmi çatlattığı gibi. Fotoğraf belgeciliğinden alışkanlık kalmış, halbuki, resimde gerçeklik duygusunun illaki gerçekçi görünümlerle beraber olması gerekmemekte. Zaten, gerçekliğin kopyasıyla aslının, birbirinin içine girerek çoğaltıldığı bir dönemi paylaşıyoruz. Gerçekliğin ne olduğuna dair duyguyu bile yitiriyoruz.

Bütün bir hafta boyunca çalışarak, hafta sonlarında eğlenmekten kendinden geçenlerin aradığı başka bir gerçeklik, bulduğu başka. Yada, sanki kendileri eğlenirmişçesine, televizyonun başında başka insanların hayatlarına ve eğlencelerine dalarak, eğlenenlerin gerçekliği de başka bir çeşit. Çağdaş eğlencelerimiz, boş vakit aktiviteleri, eğlence programları; kısacası programlanmış eğlenceler,hayatlar; gerçekliğin ne olduğu sorusu bir yana, umudun, yani, hayattan beklenenin bile ne olduğunu şaşırtan, çarpıtan nitelikte. Unutmak için eğlenmek, eğlenmek için bir başka gerçekliğin içine bor dalamak; yaşanan ve yaşanmak istenmeyen gerçekliklerden kaçış romantizmi. Bunun tüm görünür saflığına karşın, aslında özlemlerin ve umutların belirlenmesidir, bir başka gerçeklikteki yaşamın yaptırımı. Murat Akagündüz’ün resimlerindeki düşsel hava, bulutların üzerinde seyreden kağıttan uçağın gelip tosladığı duvar : Fantezi ile gerçekliğin kesiştiği yerdeki, bu  katı sınırın resmi olmasındandır.

Aslında yaşam sürekli bizim adımıza, bizim için tasarlanıyor. Belki de bizim adımıza, biz izlerken harcanıyor yaşam. Yapılabileceklerin arasında en mükemmeli, mevcut modeller arasından bir tanesini seçmek. Üniversite sınavındaki beş şıktan, bir tanesini işaretleme kıvamındaki hayat, sunulan yaşam modellerinden birinin tüketilmesi veyahut ta tüketme özlemini işaretlemek oluveriyor.

Şöyle bir karşılaştırırsak Murat Akagündüz’ün boyadığı imgelerin, Şişli’deki turizm acentelerinin duvarlarını süsleyen, şıklaştırılarak albeni kazandırılmış turizm fotolarından, ya da günlük gazetelerin hafta sonu ilavelerindeki “bu sene tatilinizi nerede geçireceksiniz?”, “nerede Ruslar vardır?, nerede animatörler” gibi propagandalarından çekip çıkarılmış kadrajlar oldukları aşikardır. Bir umut ve özlem macerasına bakmaktadır Akagündüz. Modern hayatın bizim için tasarladığı, cilaladığı imajlara ressamca bir bakış atar; modern umutların toz tutmuş, solgun şiirlerini yazar, eğlence pazarları üzerine. Lufthansa havayollarının Amsterdam bürosundaki, Antalya manzaralarının bir başka okunuşuyla karşılaşırız Murat’ın bu serisindeki resimlerinde; umarım ki seyircisini “arzu nesnelerinin” ne olduğuna dair, kendi kendine bir sorgulamaya  doğru yöneltir. Bu serüvenin sonucu sanattan alınacak olası haz, algı psikolojisi ile sınırları belirlenmiş, salt bir güzellik anlayışı tabi ki değildir. Her Hafriyat sanatçısı gibi, Murat’ta  hayatın genişliğine doğru yolculuk yaparak, sıradan olanı gözden geçirir. Yalnız bu kez sıradanlık şıklığa dairdir : Çerçeveli sanal alemlere, minitürklere, kitsch otellere, programlanmış sanal yaşamlara, organize tatil sitelerine doğru, özel hayatla genel hayatın kesiştiği alan üzerine kurulmuştur.

Akagündüz’ün resimlerinde umudun çöküşündeki gaddarlık saklıdır. Meğer ki arzu nesneleri , umut edilen yaşamlar bir yalan üzerine kurulmuştur, umudun aksine, arzulananda yalan dünyanın tasvirini görmektedir Akagündüz. Bir şeyleri yüceltirken, bir şeylerin yitirildiği duygusuna kapılıvermemiz, bu resimlerin romantik yanı olarak görülebilir; incecik boyanın, soluk armonisi de bu hissiyatı destekler. Ancak, umudun çöküşü, geçmiş özlemi içermeyen bir eskilik, ama daha önemlisi eksiklik duygusunun işaretidir.Sunulan modellerin yetersizliğine ilişkin olan bu bakış, esasında bir çeşit hiçliği imlemektedir. Bunu daha iyi kavraya bilmek için, Murat’ın “Süper Hafriyat” sergisindeki kapkara resimlerini hatırlamamız gerekir. Bu resimlerinde, uzaktan ama bir o kadar da içerden, kuytulardan resmetmiştir İstanbul’u. “Karabatakları İkna yolu” ise dizginlenemeyen doğallıkla, terbiye edilmeye çalışılan  güdülerin resmidir. Modern hayatın çelişkilerini damardan bir  bakışla  resmetmiştir,Akagündüz.

Düşük uçaktaki hicivli ikilem, sadece modern umutların havailiğini değil,  yüceltmenin de alt-üst edilişini belgelemektedir. Romantizm en sıkı ressamlarından Caspar D. Friedrich’in “Donmuş Denizi”ndeki, buzullara sıkışmış gemisi, nasıl liberal vaatlerin romantik hayal kırıklığını anlatmışsa, Murat’ın Uçak’ı da, modern vaatlerin sahteliğini vurgulamaktadır. Umut edilenin boşluğunu “Hayal-hıraş” tavırla sergilemektedir.An’ı, öylesine bu an olarak dondurmuş görüntülerdir. Murat’ın resimlerini bu kadar çağdaş kılan, işte, tam da bu yaklaşımdır zaten.

Akagündüz’ün resimlerine tersten okumalarla da bakmak gerekir. Reklam fotoğraflarından nasıl bir çıkış aldığını görebilmekteyiz. Zaten bu düşünce sayesinde reklamın amaçladığı umut ticareti ile tasarımcının amaçladığı programlanmış hayatın izlerini sürebilmekte ve  cilalanmış imajın görsel anlatımına odaklanabilmekteyiz. Yukardan bir bakışla şehir planlamacısının soyut-geometrik anlayışta ki kent organizasyonunu, resimsel bir soyutlukla kavrayabilmekteyiz. Bu soyut tasarımlar içerisinde değil midir ki, zaten, karıncamsı koşuşturmalarla hayatını tüketen insanoğlu. Eğer ki, sanat içerisinde kavramın varlığını, betimlemeciliğe karşı bir tavır olarak iddia etme lüksüne kapılmazsak, modern hayatı bu kadar ince vurgulayan resme dair bu kavramları da tanımamız gerekir. Tabi bu uçuk gri tuvallerin, sergi mekanında çelik sandalye ve cam masa ile oluşturduğu enstalasyona da dikkat  etmek gerekecektir.Bütün bunların bir arada olması, Hilmi Yavuz’un “metinlerarası ilişkiler” veya Orhan Pamuk’un “geçişkenlik” olarak tanımladığı edebi yaklaşımın, resimsel karşılığı olarak; yani, fotoğrafın, soyut-geometrik tasarımcılığın ve incecik boyanın harmanlaması şeklinde Murat Akagündüz’ün resimlerinde bulabilmekteyiz.

Murat, imajın içini dışına çıkarmakta, tersini düzüne getirmektedir. İçi boşaldığı söylenen  imajı, imge ile doldurmaktadır. Bunun en tipik örneğini, önceleri dalgıçlarında, sonraları “Gaz maskeli” figürlerinde sezeriz:   Hayal -meyal  fark edilen o gözler şu soruyu sordurtur: Acaba, o robotun içinde insan var mıdır? Bu hepimiz için hayati bir soru oluverir! Dünya nereye gitmektedir?

Bir üslupçunun hayatının neredeyse sonuna kadar, iç sıkıntıları ile yinelediği, aynı biçimde boyaya ,boyaya  oluşturduğu bir “marka” olmak ideali yerine, çok yerinde bir arayışla, Murat’ın resim macerasını nasıl dallayıp, budadığını görmekteyiz. Bunu yaparken de, belki de bir sanatçı için en zoru göze alarak, kişisel becerisini gösterişine düşmeden, dizginleyerek, neredeyse en basit illüstrasyon ya da tabela resmi kıvamındaki boya sürüşünü ve o boyadaki zarif hassasiyeti fark etmek gerekir: Hafif boyanın trajedisi buradan kaynaklanmaktadır. Tüm anlatının sanatçının tatmin görmez ben’ine odaklanması yerine, aksine, şamata yapmayan, dingin duyguların bir söz için sarf edilişini takdir etmek gerekir. Murat’ın resimsel arayışları üslupçuluğa tepeden bakmaktadır. Şıklaştırılmış bir ezber yerine, resmin daha çekirdekten bir kimlik ve kişilik sorunu olduğunu söylemektedir bizlere, anlayana sivrisinek saz makamından.

Hakan Gürsoytrak, Ekim 2003

Murat Akagündüz “Hayali Seyir” İşsanat Parmakkapı sergi katalog metni olarak yazılmıştır.

Genç Sanat Güzel Sanatlar Dergisi, sayı:111, Kasım 2003 de yayınlanmıştır.